Arka Ev’de Tıkılıp Kalmak

,

Şimdiye kadar kimseye açamadığım her şeyimi sana açabilmeyi umuyorum.

Umarım sen benim için büyük bir huzur ve destek kaynağı olursun.

Anne Frank

12 Haziran 1942

Öğretmenim canım benim canım benim

Seni ben pek çok pek çok severim.

Sen bir ana, sen bir baba,

Her şey oldun artık bana.

Ne olur, hiç kimse kendisinden başka bir şey olmasın bu aralar! Herkes kendi olsun. Öğretmenler öğretmen; ana babalar, ana baba olarak kalsın. Çocuklar okullarına gitsin, velileri iş yerlerinde çalışsın, hayat normale dönsün. Ama bu o öyle bir normal olsun ki, eski normale hiç benzemesin.

Acaba yukarıdaki şarkı hala okullarda öğretiliyor mu? Şayet öğretilmiyorsa ve sen bu şarkıyı biliyorsan, büyük olasılıkla Koronavirüs’e karşı riskli yaş grubundasın. Hele bir de çoğumuz gibi işini evden yapmaya başladıysan, yüksek olasılıkla evde çocuklarınla kafayı yemek üzeresin. Çocukların eğer ergense sana benden artı puan. Çocukların alfa kuşağındansa bonusların artıyor. Kısacası Allah kolaylık versin.

Çocuğu nereme sokacağım, okulları tatil ederlerken bir de bunu söyleselerdi!

Diye, sokakta bağıra bağıra cep telefonuyla konuşuyor kadın, elinde alışveriş poşetleri, sinirli sinirli ilerlemeye çabalıyor. Belli ki iş yeri çalışmaya devam etmesini istiyor. Çalışan bir ebeveyn olarak evde çocuğunla kalsan ayrı, işe gidip çocuğunu bırakacak yer bulamasan ayrı sorun. Büyükanne, büyükbabalara da bırakamıyorsun artık. Eve tıkılıp kalmak bu olsa gerek sanıyorsun. Yanılıyorsun!

Photo from https://www.annefrank.org/en/

Bugün seninle Hollanda’ya gidiyoruz, 78 yıl öncesine, 1942 yılına; İkinci Dünya Savaşı’nın tam ortasına.

Amsterdam’a ilk 1995 yılında gittim, sonra dört beş defa daha. Her seferinde erteledim. Bir türlü hazır hissetmedim kendimi Anne ile buluşmaya. Neyle karşılaşacağımı gayet iyi biliyormuş gibi! İki yıl boyunca bir evde mahkûm hayatı sürmek, hayır mahkûm hayatından daha da öte; fark edilmemek için çıtını bile çıkarmadan, ertesi gün hayata gözerini açıp açamayacağından sürekli endişe duyarak yaşamak. Azap…

Hava bildiğin buz; gibisi yok. Rüzgâr tüm kanalları dört dönmüş, emdiği nemi üzerimize üflüyor. Ne deri eldiven ne yün bere beş para etmiyor. Arka Ev, Amsterdam’ın en popüler ve merkezi yerlerinden De 9 Straatjes yani 9 Sokak bölgesinde yer alıyor. Sanki o korkunç olaylar burada yaşanmamış. Şık butiklerin vitrinleri ışıl ışıl. Zenginlik göz kamaştırıyor.

Frank ailesi zamanında hayli zenginmiş, şimdi orta halliden halliceler. Baba Otto, olayların sarpa saracağını hissedince işini ve ailesini Frankfurt’tan Amsterdam’a taşımaya karar veriyor 1933 yılında. Başta akıllıca görünen karar kısa zamanda boşa çıkıyor. Kötülükten yeterince uzağa gidemediklerini anladıklarında iş işten geçmiş oluyor.

Anne Frank Müzesi’nden

Otto Frank, reçeli yoğunlaştırmak için kullanılan pektin ve baharat işinde. Bugün “Anne Frank’ın Evi” ya da “Arka Ev” diye bilinen ev; işte tam bu iş yerine arkadan küçük bir kapı ile bağlı. Başka evlerin arasına sıkışıp kaldığı için bütün gözlerden uzak kalmış ek bir ev, Arka Ev.

8 Temmuz 1942, Çarşamba

Sevgili Kitty,

Pazar sabahından şimdiye yıllar geçmiş gibi. Çok şey yaşandı…Evet, yaşıyorum ama nerede ve nasıl diye sorma… Saat üçte…verandada tembel tembel uzanmış kitap okuyordum. Biraz sonra Margot tedirgin bir halde mutfak kapısında belirdi.

“Babama SS’lerden bir bildiri geldi.” dedi fısıldayarak…

Gelen çağrı Anne’ın kendisinden üç yaş büyük ablası Margot için. Aylardır hazırladıkları Arka Ev’e beklenenden daha erken sığınmak durumundalar.

Yatağımdaki son gecem olduğunu bilmeme karşın başımı yastığı koyar koymaz uyuyakaldım…Geceyi bir buzdolabında geçirecekmişiz gibi kalın giyindik, amacımız biraz daha fazla kıyafeti yanımıza alabilmekti. Bizim durumumuzdaki hiçbir Yahudi elinde kıyafetlerle dolu olan bir valizle evden dışarı çıkmayı göze alamazdı. Üzerime iki gömlek, üç pantolon ve bir elbise, bunlara ek olarak da etek, manto, yazlık mont, iki çift çorap, kalın ayakkabı, bere, şal ve daha bir sürü şey giymiştim…

Saat yedi buçukta…kapıyı arkamızdan kapattık; vedalaşmam gereken tek kişi küçük kedim Moortje idi.

Anne hatıra defterinin ilerleyen sayfalarında geriye bırakmak zorunda kaldığı Mootje’ye olan özleminden söz edecek.

Toplanmamış yataklar, masada kahvaltı atıkları ve kedi için mutfağa bırakılmış yarım kilo et… Tüm bunlar bizim alelacele gittiğimiz izlenimini veriyordu. Ancak “izlenimler” umurumuzda bile değildi. Sadece gitmek istiyorduk… Uzaklaşmak ve güvenle gideceğimiz yere varmak… O kadar.

Dünyanın gözü önünde; Yahudiler, LGBT topluluğu, çingeneler, engelliler ve toplumun türlü türlü dışlanmış bütün kesimleri toplama kamplarında açlık, kötü muamele, ağır işçilik ve bulaşıcı hastalıklar yüzünden katlolurken, Frank ailesi tek çözümü kendi kendilerini eve kapamakta buldu.

Bugün, gezegen olarak topyekûn tarihte benzeri görülmemiş bir karantina döneminden geçiyor. Çoğumuz şu ya da bu şekilde tam ya da kısmi karantina hayatları sürüyor, hepimiz bir nevi Arka Evde yaşıyoruz. Gerçi karşılaştırmaya bile utanıyorum, bizimki Anne’ın hayatına ancak teğet geçebilir.

Prinsengracht (Prens Kanalı) 263 numaralı eve yaklaşamıyorum, ayaklarım geri geri gidiyor. Oyalanıyorum. Oysa bugün müze olarak işlev gören Anne Frank’ın evini sadece online bilet alarak belirli saat aralıklarında ziyaret edebiliyorsun ve zamanını geçirirsem zar zor bulduğum biletim yanacak.

Prinsengracht 467. Dört kanatlı, açılabilir, üst kısımları camlı, alelade bir dükkâna ait olabilecek sıradan kapılar. İçeriden hafif bir ışık sızıyor. Nasıl yer ki burası? Yüzümü cama yapıştırıyorum; aynalar, yüzlercesi. Altın varak çerçeveli antika aynalar. Jean-Christophe Grangé’nin romanlarından uyarlanmış bir filme set olabilecek gizemli, loş, hafiften ürkütücü bir mekân. Acaba içeri girsem mi? Yasak olmasın?

Dar, epey uzun depo dükkân. Her iki tarafta, sıra sıra işkence zincirlerine asılmış aynalar. Etrafta kimsecikler yok. Solda tahta cam bölmenin arkasında masalarında çalışan bir adam ve bir kadın. Puslu camların ardından beni görmüyorlar, görmelerini zaten istemiyorum. Yalnız kalmak, tanınmamak, hatta saklanmak için ideal. Tavandan bir salıncak sarkıyor. İş gittikçe garipleşiyor, birazdan bir çocuğun ruhu “babaaa…” diye seslenecek adeta. Dükkânın ortasına markasını bilmediğim siyah lüks bir araba park etmiş. Kimselere görünmeden kaçıp kurtulsam mı? Bir anda, beyaz iş önlüğüyle sarışın uzun boylu, soluk benizli bir kadın beliriyor karşımda, sert ve sakin bir tonla orada olmamamı ima eder tarzda “Burada ne arıyorsunuz?” demesini bekliyorum. Aynalar galerisinde karşılaştığım bu kadın acaba gerçek mi? Ya ben? Karşılıklı iki aynanın sonsuzluğunda kaybolmuş, kendi içimde bir yerlere bakıyorum.

Hollandaca bir şeyler söylüyor. Ses tonu gayet sevecen. Anlamadığımı anlayınca İngilizce konuşuyor. Anouk Beerents’in Antika Aynalar Dükkânı’ndayım. Ortalıktaki sisler kayboluyor. İki üç yüzyıllık Fransız ve İtalyan, altın ve gümüş varaklı aynaların sonsuzluğunda sohbete başlıyoruz. Antika aynaları olduğu gibi koruyup çerçevelerini restore ediyorlar. İzlemeye koyuluyorum. O kadar rahatlatıcı ki, el ustalığı isteyen işler daima ilgimi çekmiştir.

O-YA-LA-NI-YO-RUM!

Prinsengracht 263 numaraya ulaşmak için tam 102 bina ileriye yürümem gerekiyor. Ne bulmayı umuyorum orada; ergen bir kızın, toplama kampına gönderilmeden önce, 13 yaşından 15 yaşına dek hayatının son iki yılını kaybettiği bu Arka Ev’de? Amsterdam’da ziyaret edilebilecek bin yer varken. Bir yere gitmeyi bu kadar istemezken, gitmeyi takıntı haline getirmek.

Ayaklarımı sürüye sürüye vardım.

11 Temmuz 1942, Cumartesi

Babam, annem ve Margot hala on beş dakikada bir çalan ve saatin kaç olduğunu bildiren çanın sesine alışamadılar. Ben alıştım, hatta kısa bir süre içinde hoşlanmaya başladım. Bu ses özellikle geceleri güven verici geliyor. Sanırım böyle saklanmanın bana neler hissettirdiğini bilmek istersin. Sana sadece bunu henüz benim de bilmediğimi söyleyebilirim. Burada kendimi asla evimdeymiş gibi hissetmeyeceğime inanıyorum. Sadece kendimi uzun bir tatil yaptığım, kendine özgü bir pansiyonda gibi hissediyorum… Arka ev biraz nemli ve çarpık olmasına rağmen ideal bir gizlenme yeri. Bütün Amsterdam’da, hatta belki tüm Hollanda’da daha iyi düzenlenmiş bir yer yoktur.

Sol taraftaki bina Otto Frank’ın iş yeri sağ taraftaki bina Arka Ev. Evin sadece ikinci, üçüncü katı ile tavan arasını kullanabiliyorlar.

Aslında var. Hollanda, Yahudilerin benzer acılar yaşadığı Fransa ve Belçika arasında en fazla kayıp veren ülke. 140,000 Yahudi’nin 104,000’i yani %75’i Nazilerin soykırımına uğruyor. Saklanmaya çalışan 30,000 kişiden 2,000’i kaçmaya çalışıyor. Saklanan 28,000 kişinin 12,000’i yakalanıyor. Sadece Hollanda’da 16,000 tane daha Annelies Marie Frank var. Çoğu yeri işgal edilmiş Avrupa’nın diğer köşelerindeki Arka Evleri, oralardaki hayatları sen hayal eyle.

Tarih bizi sosyal medyada paylaşılan, marketlerde paylaşılamayan tuvalet kâğıdı savaşlarıyla anacak. Batı dünyası raflarda zerresini bırakmamış. Neyse ki biz hala tam gelişemiş ülkeler arasındayız da baklagiller seviyesinde ilerliyoruz, 1940lardaki Hollanda’dan farkımız yok.

9 Kasım 1942, Pazartesi

Arka Ev’in ruhunu anlatabilmek için sana nasıl gıda maddesi temin ettiğimizden de söz etmeliyim… Gıda maddesi karneleri illegal yollardan alınıyor… Evde bulunan yüz konserve kutusunun dışında, … dayanıklı bir tüketim maddesi olduğu için 135 kilogram bakliyat satın aldık… Bu kışlık erzakı, saklayabileceğimiz en iyi yer olan tavan arasına çıkarmalıydık. Peter’i bu işle görevlendirdik. Altı çuvalın beşi, kazasız belasız yukarı çıkabildi. Peter tam altıncı çuvalı sırtlanmıştı ki çuvalın alt dikişi patladı ve kahverengi fasulyelerden oluşan bir yağmur merdivenlere yağmaya başladı… kâbus gibi bir gürültü koptu. Peter önce çok korktu, sonra da beni aşağıda, merdiven başında, fasulye adasının ortasında ayak bileklerime kadar gömülmüş olarak görünce kahkahalarla gülmeye başladı.

Namıdiğer kiliseye sonunda ulaştım, hemen yanında Amsterdam Pancake’çisi onun yanında da önünde insan gruplarının bekleştiği modern bir yapı. Hani nerede Anne’ın evi? İşte bu modern yapının arkasında gizli. Soğuk iliklerime işledi, şimdi donuma yapacağım. Müze değil, sanki konsolosluk girişi. Güvenlik had safhada, saatinden önce kimseyi içeriye almıyorlar. Yine de şansımı denemeliyim. Sıkışmışlığım jest ve mimiklerime yansımış olmalı. Güvenlik görevlisinin kafasını hafif ve hızlı bir hareketle sağ yana eğmesi “Hadi hemen yap da çık.” anlamına geliyor besbelli. Bildiğin modern bir müze, tuvaleti de öyle. Eski evden eser yok, arkada gizleniyor olmalı. İşimi bitirip hemen çıkıyorum. Burada her şey kurallara bağlı. Tam saati gelince, ziyaret öncesi yarım saatlik rehberlik paketini satın alan grubumu içeri alıyorlar. Pırıl pırıl, bembeyaz boyalı orta büyüklükte bir toplantı odasına alınıyoruz. Birazdan her yer kararacak, ruhumuzda aklıktan eser kalmayacak. Kendimizi cehennemin dibinde bulacağız, haberimiz yok. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşananlar bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçiriliyor.

Biliyor musun, şeytanın hani şu bir insandan çıkıp diğer insanın bedenini ele geçirdiği o korku filmlerine inanır oldum galiba. Bu insanların kim olduğunun önemi yok. Bir SS subayı yahut Yahudi soykırımının hiç yaşanmadığını iddia eden İranlı bir molla ya da bir Filistinliyi evinden eden İsrail hükümeti arasında fark var mı sence? İnsan bedeninde seyahat eden; dil, din, ırk, millet, cinsiyet tanımayan bir garip zebani.

Geçenlerde sağ ayak bileğimi burktum. Epey süredir sola yükleniyorum. Birkaç gün önce de sağ kolumu incittim. Malum evde karantina halleri. Yapılması gereken alışık olmadığımız onlarca iş ve artan ev kazaları. Bedenimin en tanımadığım, pek ilgisiz bıraktığım sol yanı ile cebelleşiyorum. Çorba karıştıracağım, olmuyor; saçlarımı yıkayacağım, yok; elektrik süpürgesini iki kolumla iteliyorum. Bedenimin sağı solundan farklı mı, üstün mü? Diyorlar ki dünyanın %10’u solakmış. İnsanlar sadece solak oldukları için birçok konuda yok sayılıyor, zorla değiştirilmeye çalışılıyor. Oğlum Çınar solak, hiçbir makas eline uymuyor. Makasları, okul sıralarını, kahve cezvelerini ve daha pek çok şeyi sağlaklar için üretiyoruz. Solaklar için tek tük üretilen her şey hem zor bulunuyor hem de diğerlerinin en az iki katı fiyatla satılıyor. Biliyor musun yıllardır doğru olduğuna inanarak kullandığım sağlak sözü bile sözlükte yok. Gerek de yok, ne de olsa biz sağlaklar aslolanız. Solakları adlandırırken ötekileştirdiğimizin farkına bile varmayız.

Yazı yazarken başvurduğum kitaplar genelde haftalarca evin her yerinde geziniyor. Aynı anda yazacağım birçok yazı üzerine okuyor, düşünüyor, hayal kuruyorum. Çınar, Baobab Yayınları’ndan çıkan “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”nin muhteşem resimli romanını eline geçirdiği andan itibaren soru yağmuruna başladı.[xii] Onca damlanın arasında, aslında tek bir sorusu var:

Baba bu insanlara neden eziyet ediyorlar?

Yedi yaşındaki oğlumun zihninde, hiçbir eziyet gerekçelendirilememeli. Ohhh hecelemesi bile zor.

Hiçbir nedeni yok Çınar. Sen solaksın değil mi? Bu insanların da solak olduğunu düşün, hem de hepsinin. Solak olmak sence acı çekmenin, çektirilmenin bir gerekçesi olabilir mi? Son derece normal öyle değil mi solak olmak? Yahudi ya da diğerlerinden farklı olmak da öyle.

Yüzüme baktı, soru yağmuru geri dönecek biliyorum.

Uzun uzun yazayım istiyordun belki de. Sana Anne Frank’ın evini gezdireyim istiyordun, başka yerleri gezdirdiğim gibi. Ev bomboş, içeride hiçbir şey yok. Tamtakır kuru bakır. Fasulyelerden de eser yok. Tek bir duvar var, Anne’ın film artistlerinin fotoğraflarını, manzara kartpostallarını falan yapıştırdığı, insancıllıktan geriye kalan tek bir duvar. Ağlama duvarı. O noktaya kadar durdurabildiysen eğer; göz yaşların şimdi bebeklerinden istemsizce fışkırıyor.

Hiçbir boşluktan bu kadar etkilenmemiştim!

İki yılın sonunda namussuzun biri, şeytanın ta kendisi, Frank Ailesi’ni ispiyonluyor. Naziler hepsini apar topar toplama kamplarına yolluyor.

Ailenin bütün üyeleri ölüyor, geriye sadece Baba Otto dönebiliyor. Bu yazıyı er ya da geç yazacaktım, yazının adı da “Anne Frank’ın Babası” olacaktı. Ancak içinden geçtiğimiz, evlerimize hapsolduğumuzu sandığımız şımarık günlerimizde, ne bileyim “Arka Ev’de Tıkılıp Kalmak” daha iyi bir başlık gibi geldi bana.

O bomboş evden aklımda kalan tek şey dopdolu bir fotoğraf. Bugünden tam 21,879 gün önce, bir Salı günü, 3 Mayıs 1960’ta Baba Otto Frank, ailesiyle iki yılını geçirdiği Arka Ev’in tavan arasına geri dönmüş. Arnold Newman, o bir anlık duruşu siyah beyaz dünyada dondurmuş. Baba, çatıyı taşıyan evin ahşap direğine sağ omzuyla yaslanmış, sağ ayağını az yüksekteki ahşabın üzerine koymuş. Damarları belirgin sağ eli yumruk olmuş. Sol bedeni dimdik ayakta. Kafası hafif öne eğik, karşılıklı iki aynanın sonsuzluğunda kaybolmuş gibi, kendi içine dönmüş bir yerlere bakıyor. Anıların ağırlığı içinde kayıp bir baba. Kıyımdan geriye döndüğü sanılan, aslında hiç dönememiş…

Otto Frank’ın Arnold Newman tarafından Arka Ev’in tavan arasında çekilen fotoğrafı.

Sabah oldu. Çınar uyandı. Yatağından sesleniyor.

Babaaa…

Yanına gidiyorum.

Biliyor musun sana niye minik fındığım diye sesleniyorum? Büyüdüğünü biliyorum, gelecek ay 7 yaşını bitireceksin. Ne kadar büyürsen büyü yine de daima benim çocuğum olarak kalacaksın, minik fındığım olacaksın; abin de öyle, boyu boyumu geçmiş olsa bile.

Çınar sorularını dümdüz soruyor:

Sen ölene kadar mı?

Hayır Çınar, ben öldükten sonra da, daima!

Korona günleri zor ve bir o kadar da özel. Sen de ailene ve dostlarına sımsıkı sarıl e mi?

Sait Fehmi Ağduk

https://hayatevi.org/


[xii] Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Uyarlayan:Ari Folman Çizen:David Polonsky, www.baobabyayinlari.com

Said Fehmi Ağduk

Said Fehmi Ağduk

Yazarın Diğer Yazıları