Aşkını Ver-Ona

,

Sahnemizi açtığımız şu güzel Verona’da

Soylulukta birbirine denk iki aile

Eski bir düşmanlıktan gelen bir kavgada;

Yurttaş kanı yurttaş elini lekeler burada.

İşte ölümcül döllerinden bu iki ailenin

Doğar yıldızları sönük iki talihsiz sevgili,

Yürek parçalayan acı yazgılarıyla bu iki genç

Ölümleriyle toprağa gömer büyüklerinin kinini.

Zırnnn, zırnnn, zırnnn…

Telefon çalar, ahize kaldırılır.

İyi günler hanımefendi, Fehmi’nin annesi misiniz?
Evet buyurun.
Oğlunuz her gün kızımı evimize bırakıyor.
Öyle mi, ne kadar güzel.
Güzel değil efendim, bırakmasın etraftan laf oluyor.
Peki kızınız bu konuda ne düşünüyor hanımefendi?
O daha çok küçük.
Katılıyorum. Gerçekten de dokuz yaş etrafın laf etmesi, sizin de bunları dert etmeniz için çok küçük. Biraz büyüsünler o zaman arayın. Yok, asıl o zaman hiç aramayın, çünkü büyüyünce kararlarını kendileri verecekler, öyle değil mi?
Sahnemizi açtığımız o güzelim Karşıyaka’nın ara sokaklarında bir Ankara İlkokulu vardır, üzerine konduğu eski kilisenin hala ayaktaki kocaman bahçe kapısından girilir içeri. İki talihsiz sevgilinin yıldızları orada doğmuş orada sönmüştür. Kazulet, pardon Kapulet’in hanımıdır bu işin müsebbibi. Minik Fehmi çarşının göbeğindeki evine beş değil on beş dakikada ulaşmayı, yolunu Kordelyo’dan geçirmeyi tercih etmişse ne olmuştur? Ufak tefek sarışın, mavi gözlü İnci’yi, “Evimiz sizin evinizin yolu üzerinde.” diye kandırdıysa; İnci de bu beyaz yalanı sinesine çektiyse, soylulukta birbirine denk bu iki aileye ne laf düşer.

Yani sırf Jülyet ve Romeo’nun aşklarına sahne olan Verona’yı yazacağım diye nedir bu çektiğim çile. Hikâye bildiğin arabesk, insanın içini kurutuyor. Shakespeare’in yazdığını bilmesen adını “Hasret” koy “Kendini Asmalı Konak” koy. Kur film setini Kapadokya’ya, Mardin’e kur -oraları da ne güzel yerlerdir, söz yazacağım yakın zamanda-; al sana bin ölümlük, yok yok bin bir bölümlük dizi. E diyor zaten Özdemir Nutku çevirdiği klasik eserin giriş bölümünde:

Dört yüz yıldan bu yana, parlaklığından bir şey yitirmeden günümüze gelen Shakespeare’in romantik tragedyası, Romeo ve Juliet, aslında doğuda batıda, kuzeyde güneyde, birçok ülkenin halk öyküleri içinde yer alan, bilinen bir aşk temasını ele alır. Birbirine düşman iki ailenin gençlerinin birbirini sevmesi aslında çok işlenmiş bir temadır. Bu temanın ortaya çıkaracağı konu da nerede olursa olsun aşağı yukarı aynı olacaktır ancak bir yapıtın ölmezliği işin öyküsünde değil, o öykünün yazarı tarafından ele alınışında var olur.

Verona, Milano ile Venedik’in arasında deniz kıyısından beride yer alır. Dibinde olmasa da Garda gölüne yakın, Adige Nehri’nin menderes yaptığı bir kıvrımın içine yerleşmiş güneş ışığında parıldayan dünyalar güzeli bir incidir. Adige; Seine ya da Thames nehirleri gibi geniş yataklarında çekingen çekingen değil, dalgalarını göstere göstere coşkuyla akar.

Verona, eskiden Veneto Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu için, sadece Venedik’in sanılsa da, aslında cumhuriyetin tamamının simgesi olan San Marko Aslanı’nı burada da her yerde görmek mümkün. Gezecek pek çok yeri olmasına karşın dünya Verona’ya temelde iki şey için akıyor, Jülyet’in Evi ile Opera Festivali’nin gerçekleştiği Verona Arenası. Elbette her ikisini de ziyaret edeceğiz, ama en en güzeli sokak aralarında kaybolacağız. Ayrıca şehir merkezinde değil Adige’nin sağ kıyısındaki diğer Verona yani Veronetta’da kalacağız.

İllaha Milano ya da Venedik’ten gitmek zorunda değilsin Verona’ya. Milano’nun yakınında Bergamo diye bir şehir, İstanbul’dan oraya doğrudan uçuşlar var. Bergamo Alpler’i gören bir tepeye yerleşmiş şahane bir orta çağ şehri, vaktin olursa muhakkak zaman ayır. Biz Milano’da kalıp bir geceliğine gitmiştik Verona’ya. Yanımızda küçük bir sırt çantası olduğundan biraz dışarıda kalan tren garında inince şehrin tarihi merkezine kadar keyifli bir yürüyüş yapmıştık. Yükün var ise o yol yürünmez, demedi deme. Garda inince meydanlık bir alan hemen ilerisinde de şehrin on altıncı yüzyıldan kalma giriş kapısı Porta Nuova var. Dümdüz ilerleyip karşına çıkan parkı geçince hemen orada yer alıyor meşhur Arena.

Tabii biz öyle yapmayacağız seninle. Neden mi, e… daima olduğu gibi, gökyüzüne uzanan bir kule ya da başka bir şey, belki bir kuş çelecek aklımızı, neymiş diye sokak aralarında tepesindeki haçı bir bula bir kaybede yavaş yavaş yaklaşacağız. Sonra karşımıza belki de turizm rehberlerinde adı geçmeyen bir mücevher çıkacak. Enfes bir avlusu olacak.

Bu kez karşımıza, gerçeğine sadık olarak restore etme geleneğinin başlatıldığı ilk yapılardan biri olan Museo di Castelvecchio çıkıyor. Akşamüzeri olmasına karşın hava epey aydınlık, ancak müze kapalı, geniş avlusunu gezip yanı başındaki Adige’yi takip ediyoruz. Nehir kıyısı farklı yüzyıllardan yüzlerce binayı barındırıyor. Yüzünü yukarı çevirince tepelerin irili ufaklı evler, malikaneler ve kiliselerle bezendiğini görebilirsin.

“Ponte della Vittoria köprüsünü selamlayarak ilerliyoruz!” Kuralım mı bu harcıalem gezi yazısı cümlesini? Yok gerçekten selamlayalım hem köprüyü ve hem de dört bir yanında göksel tanrılara seslenen heykellerini, klasik duruşlu modern sanat eserlerini. Biraz ileride Ponte Pietra, bence Verona’nın en güzel köprüsü, yarısı taş, belli ki bir dönemde yıkıldığı için neredeyse tekrar yapılan diğer bölümleri tamamen tuğla. Beyaz taş ve kırmızı tuğla öyle yakışmışlar, erimişler birbirlerinin içinde; sen de aşıklar köprüsü ben diyeyim Jülyet ve Romeo Köprüsü. Geçiyoruz Adige’nin diğer yakasına.

Biraz sorup soruşturduktan sonra orta çağdan kalma evimizi bulup, zemin kattaki sakız çarşaflı odamıza kavuşuyoruz. Hafif tatlı nem kokusu dönemin atmosferini vurguluyor, inan hiç rahatsızlık vermiyor. Ne de olsa bir gece kalacağız. Minicik bir avluya açılıyor oda. O gece ne yedik anımsamıyorum. Pizza mı, al dente makarna mı; öylesine yorgunduk ki. Al dente, dişe gelir demekmiş İtalyanca’da, bildiğin diri makarna yani. Ben daha iyi pişmiş seviyorum, dişime değeceğine anneannemin yaptıkları gibi yanaklarımı doldursun istiyorum.

Yattık kalktık, avludaki kahvaltıyı hiç unutmayacağım, bizdeki zengin ve lezzetli kahvaltılarla alakası yok, kızarmış ekmek, tereyağı, reçel, peynir çeşitleri ve bir iki de şarküteri ürünü o kadar, ancak havası yeter. E hani zeytin? Koskoca Akdeniz’de bizim dışımızda kahvaltıda zeytin yiyen millet yok. Ne mi yapıyorlar, yemeğe koyuyor bir de garnitür olarak tüketiyorlar. Velhasıl kahvaltı Verona’da her hâlükârda güzel…

Dur daha geçmeyeceğiz Adige’yi. Hazırsan önce biraz tırmanacağız, dün uzaktan görüp içimizin gittiği ancak yorgunluk ve zamansızlıktan çıkamadığımız o tepelere çıkacağız. Castel San Pietro’ya giden patikayı, gir bak Google Maps’ten, hemen buluyorsun. Adım adım yükseldikçe şehir aşağıda küçülüyor; manzara ilerilere doğru genişliyor, genişliyor, genişliyor.

Patlasın inşallah balon gibi!

Diye geçirmiştim o zamanlar içimden Bayan Capulet için. Şimdi üzerinden yıllar geçmiş unutmuştum derken, karşıma çıkarmasın mı hınzır Facebook. Ne yapmış etmiş, ilkokul arkadaşları, şu bu derken bağlantıları kurmuş, İnci’nin annesini bulmuş karşıma çıkarmış. Bi de utanmadan “Hadi arkadaş olun.” diyor. Yaşlanmış ama botoks yaptırmamış, hoş kadın. Onca yılın anısını sırtımda taşıyacak değilim ya attım gitti Adige nehrine. Ohhh, yüklerimden arındım, şimdi gidebiliriz İnci’nin evine. İnci mi dedim, yok canım Jülyet diyecektim.

Verona’nın merkezindeyiz. İç içe sokaklar, güzel insanlar. Çıplak taş yüzeyli, sıvalı, sıvaları dökülmüş her çeşit bina; birbirine karışmış farklı yüzyıllardan farklı inşaat tarzları ve renkler. Güneş hepsini eşit aydınlatıyor, gökyüzü masmavi, ara ara beyaz pamuklar. İnsanlar çoğalıyor, artıyor, belli ki turistik bölgedeyiz. İyi ki Veronetta’da kalmışız. “Misafir misafiri sevmez, ev sahibi hiçbirini sevmez.” diye bir laf vardır ya aynen öyle. Turist olarak diğer turistler üzerine üzerine geliyor insanın. Turist, İtalya için büyük gelir amma, yerlisinin içi bizden de çok bayılmış. Gerçi Akdeniz yayvanlığı ortamın gerilmesine izin vermiyor hiç. Yine de şükür, şehir en merkezdeki bir iki meydanı saymazsak, gündelik hayatını tüm doğallığıyla sürdürüyor

Katolik inancı, Vatikan’ı kalbine damgalamış İtalya’nın vazgeçilmezi. Kiliselerine adeta kilit vurulmuş Hollanda ile taban tabana zıt bir memleketteyiz. Kafamı çevirdim ki o da ne? Bir rahibe, sokak arasındaki dükkanlardan birinde giysi deniyor.

Çocuklar bisiklete biniyor, yaşlılar balkonda cep telefonlarıyla konuşuyor, sevgililer öpüşüyor. Hayat Adige’nin kıyısında akıp gidiyor. Kontrolsüz sevinç, zamanlı zamansız hüzün, havai ve fişeksi patlamalar. Yalandır aşkı kalbin yönettiği, midedir aslında tutkunun hükmettiği. Hadi üç organda anlaşalım, kalp, mide ve en aşağıdaki; en yukarıdaki, beyin dediklerinin esamesi okunmaz ateşler içinde yanarken.

Dur, etme acele. Yaklaşıyoruz Jülyet’in avlusuna, az kaldı bekle hele…

On dört ve on beşinci yüzyılda Veronalılar nasıl yerlerde yaşamışlar, ne yemiş içmiş, neler giymişler merak ediyorsan hooop dal içeriye: Fondazione Museo Miniscalchi Erizzo. Mitolojik bir hikâyeyi tasvir eden çini tabak, her yanı fayanslarla kaplı devasa bir şömine ya da bir şeytan otomatonu çıkabilir karşına, Miniscalchi Ailesinin evinde.

Biraz ileride, şehrin tam kalbinde küçücük bir sokak var; tam ortasında Dante’nin heykelinin bulunduğu Piazza dei Signori ile Verona’nın en büyük, ince uzun meydanı Piazza delle Erbe’yibirbirine bağlıyor. Torre dei Lamberti yani Lamberti Kulesi’nin girişi işte o sokakta.

Hadi gel yukarı çıkalım, şehre kuşlarla birlikte bakalım. Spiralin mükemmel şekline bürünmüş merdivenlerin bitiminde, çanlarla birlikte şehrin en güzel manzarasına hakimiz. Taaa ileride birazdan şans eseri önünden geçeceğimiz Chiesa di San Fermo Maggiore bizi bekliyor, ancak farkında bile değiliz buradan, durduğumuz noktadan. Kuş olmak böyle bir şey, geneli görür, ayrıntıyı kaçırırsın. Belki de şahin gözümüz olmadığından bize öyle geliyor.

“Git de, San Fermo Maggiore Kilisesi’ni gez.” demez kimse, oysa gitmelisin, çünkü seni üç sürpriz bekliyor orada. İlki muhteşem ahşaptan yontulmuş tavan. İkincisi dünyanın en güler yüzlü çocuk İsa heykeli. Ana oğul olarak görmeye alışık olduğumuz İsa’yı belki de ilk defa baba oğul olarak hayal edebileceksin. Ne de mutlular anlatamam.

Veee üçüncü olarak kilisenin bronz kapılarını göreceksin. Yirminci yüzyıl heykeltraşı Luciano Minguzzi yapmış, ben çok sevdim. Sanatçı ölümü mü, yaşamı mı tartıyor sen karar ver. Gerçi vermek zorunda kalacağız birazdan birlikte bu kararı, çünkü adımlarımız bizi Jülyet’in yuvasına getirdi bile.

Capuletler’in evindeyiz. Sevgilisini arayan yalnız ve melankolik gençlerden çok; güler yüzlü öpüşüp koklaşan kumrular var etrafta. Ne garip! Trajik öykümüzün karanlığını İtalyan güneşi silip süpürüyor adeta, yoksa Amerikan kapitalizmi mi desek?

Bir yandan avludaki duvara eski usul çaput bağlanırken, diğer yandan binanın içinde dört yöne bakan monitörlere dokunarak mektup yazılabiliyor Jülyet’e, dilekler dileniyor.

Öykünün sonuna gelip de aşıklarımız Verona’yı sonsuza dek terk ettiklerinde, iki baba konuşuyorlar acılı pişmanlık içinde. Mantague, Capulet’e sesleniyor:

Ama fazlasını verebilirim ben sana!

Kızının heykelini dikeceğim som altından,

Verona bu adla bilindiği sürece,

Daha üstün bir heykel dikilmeyecek

Vefalı ve sadık Juliet’inkinden.

İşte o heykelin bronzdan yapılmış olanı, avlunun sonunda bizim gibi turistleri bekliyor sessiz, hareketsiz. İnanç bu ya, Alâeddin’in sihirli lambası misali, eliyle Jülyet’in sağ göğsüne ovanlar aşkı buluyor ya da aşklarını koruyorlarmış. Gel de ovma şimdi.

Bir eksik var burada. Ruh yok, kaçmış başka bir yere saklanmış sanki. Acaba nereye? Elbette bir labirente. Milattan sonra 30 yılında yapılmış, dünyadaki en iyi korunmuş örneklerinden biri olan Verona Arenası’nı orta çağda insanlar bir labirente benzetiyorlarmış. Rönesans’tan beri operalar sahneleniyor bu muhteşem yapıda. Verona Arena Festivali, 1913 yılında Guiseppe Verdi’nin yüzüncü yaş gününü kutlamak için bir yaz opera festivali olarak Aida Operası ile başlatılmış.

“Yazımızı, Mısır’ın genç komutanı Radames ile Habeş Prensesi Aida’nın olağanüstü ama ne yazık ki yine pek acıklı aşk hikayesi ile kapatacağız.” derdim ama öyle olmayacak, oldurmayacak davullar. Günün yorgunluğu ile ikinci perdede uyuklamaya başlayıp üçüncü perdede tamamen uyuyunca, daha fazla rezil olmamak için dördüncü perdeyi izlemeden orta çağdan kalma küçük evimizin yolunu tutacak, mis kokulu çarşaflarımızda alacağız soluğu.

Ve rüyamızda ne göreceğiz. Elbette “Letters to Juliet” filminin fragmanını. 1957’de Jülyet’e yazılmış ama asla kendisine ulaşamamış bir mektubun peşinden koştuğumuz bu şahane sulu zırtlak romantik komediyi -şayet Vanessa Redgrave ve Gael García Bernal, filmde oynamayı kabul etmişlerse- gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim sana.

Ah, Romeo, Romeo! Neden Romeo’sun sen?

İnkâr et babanı, adını yadsı!

Yapamazsın, yemin et sevdiğine,

Vazgeçeyim Capulet olmaktan ben.

“Sevgilim” de ki, vaftiz olayım yeniden;

Romeo değilim bundan böyle ben.

Bizim hikâye biter burada mutlu sonla.

Düşmez soylulukta birbirine denk bu iki aileye laf.

Nihai sözü aşk söyler.

Said Fehmi Ağduk

Said Fehmi Ağduk

Said Fehmi Ağduk

Yazarın Diğer Yazıları