Korkmasaydın Ne Yapardın?

,

2015 yılının ilk baharıydı…

Okuduğum bir makalede rastladım ona. İlk olarak ismiyle kandırdı beni; “Peynirimi Kim Kaptı?”

Makale yazarı “büyüklere küçücük bir masal” olarak tarif ettiği kitabın kendi değişim süreci üzerinde yarattığı farkındalıktan ve çevresinde kitabı hediye ettiği hemen herkesi nasıl etkilediğinden bahsediyordu.

Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bilerek hemen ertesi gün aldım kitabı.

İncecik bir kitap olduğunu görünce (84 sayfa) biraz kafam karışsa da son sayfayı çevirdiğimde doğru zamanda, bana iyi gelecek kitapla buluştuğumun farkındaydım.

Kitap kullandığı peynir ve labirent metaforları ile; sığındığımızı sandığımız konfor alanlarına nasıl körü körüne bağlanarak değişime direndiğimizi ve aslında yaşadığımız hayatta bunun nasıl bir illüzyon olduğunu anlatıyordu özetle.

Değişiminden kaçmak mümkün değilse her daim elindekinden vazgeçebilmenin ve yeni denizlere yelken açmaya hazır olmanın gerekliliğini hissettiriyordu satır aralarında.

Peynir peşine düştüğümüz herhangi bir şeyi temsil ediyordu; bir işi, ilişkiyi, maddi olanakları, sahip olmak istediklerimizi, gücü, otoriteyi…

Labirent ise, bu peşine düştüklerimizi ararken hayatımızı geçirdiğimiz yeri simgeliyordu; içinden çıkılması ancak çaba ve azim ile mümkün olan karmaşık bir mekanı!

Spencer Johson’un 1998 yılında yazdığı ve bugüne yirmi sekiz milyon adet satan bu incecik kitap tam da kendi bilinçaltı labirentime götürdü beni; kalın, iddialı, yeni araştırma sonuçları ile bezeli birçok gelişim kitabının yapamadığı bir farkındalık yarattı!

Yıllarca hep benim olacağını sandığım, kaybettiğimde yenisini hangi yönde arayacağımı hiç de düşünmemiş olduğumu fark ettiğim peynirimle yüzleştirdi.

O sıralar, kurumsal hayatımı sona erdirme kararımın üzerinden bir yıl geçmiş, sudan vakitsiz ve hazırlıksız çıkmış ergen balık ruh halimi üzerimden atma çabaları içerisindeydim.

Kendine yön belirleyecek bir pusula, ulaşılacak hedef belirlemeye çalışan insanın sabırsız heyecan ve umudu ile birlikte birçok kafa karışıklığı ve kaygı ile doluydum.

Kitabın orta yerinde aniden karşıma çıkıveren kısacık bir soru soğuk duş etkisi yarattı bende;

“Korkmasaydın ne yapardın?”

Korkmasaydım ne yapardım?

Evet, çok tanıdık bir duyguydu bu, biliyordum. Kendime bile itiraf edemediğim korkularımla karşılaştım ayna misali baktığım sayfada.

Dile kolay; yirmi beş yıl çok sevdiğim bir alanda; reklam ve medya sektöründe çalışmış, sürekli öğrenerek iyi bildiğim işleri yapmış, mutlu bir konfor alanı kurmuştum kendime.

Lakin eski işimle ilgili coşkumu çoktan yitirmiştim.

Başka bir tutku düşmüştü içime artık, hayatımda yeni bir anlam yaratma ihtiyacı ile doluydum. Gelecek için, içimdeki arayışı dindirmek için, ilerde geçmişime bakıp “iyi ki yapmışım, gururluyum” diyebileceğim bir şeyler için…

Yapacaksam “zaman bu zamandır” duygusu!

Odağında insan olan bir iş yapmak istiyordum.

Ve en büyük hayalim kadınlarla ve gençlerle çalışmaktı. Yarım asırda öğrenebildiğim ne varsa onlardan öğrenebileceklerimle buluşturmaktı dileğim…

Ama kolay değil işte değişim. Bir tarafta yeni heyecanım, taze bir enerji ile, içimi kıpır kıpır canlı tutarken diğer yanda yıllar sonra kendimi ait hissettiğim alanın dışında kaldığım için huzursuzdum.

Tanımadığım bu yeni bir yolda yürümeye nereden başlayacağımı dahi bilmiyordum.

Yolda kaybolmaktan, çıkmaz sokaklara girmekten, doğru insanlarla karşılaşmamaktan, bugüne kadar canla başla yarattığım öz güvenime, öz saygıma, kısacası “benim” olduğuna inandığım her şeye zarar vermekten korkuyordum.

Özetle başarısız olmaktan korkuyordum.

Ve öylece duruyordum korktuğum için.

Küçük kitaptan beklemediğim bu soru ile silkelenip derin birkaç nefes eşliğinde, kendime sordum; “ne yapardın korkmasaydın?”

Benden aldığı cesaret ile korkusuzdu cevabım; “Yola çıkardım,” dedi iç sesim, “harekete geçerdim!”.

Biliyordum ki; hareket tüm evrenin bütününde akış yaratır, besler, büyütür, iyileştirir. Yola çıkmak değişimin ilk koşuludur; sabırlı bir öğretmen gibi öğretir, ilerletir, hedef oluşturmanı ve o hedefe ulaşmanı kolaylaştırır.

Önce korkularımı, ardından iflah olmaz mükemmeliyetçiliğimi kabul ettim.

Yanlarına heyecanımı, umudumu, anlam arayışımı arkadaş verdim.

Başarısızlıktan öğrenebileceklerime kucak açtım.

Niyetimi belirleyerek yola çıkmaya karar verdim.

Joseph Campbell Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabında yeni bir yolun hepimizin gözünü korkuttuğundan bahseder; zira yolculuk uzun, zor ve belirsizliklerle doludur.

Diğer yandan çıktığımız her yolculuk öz keşiflere olanak tanır, kişisel gelişimimiz için bir yol haritası sağlar. Yolculuk çağrısını herkesin değil, sezgileriyle güçlü bağlar kurmayı öğrenenlerin hissedebileceğini yazar Campbell ve ekler; yolculuğumuz ancak biz kalben hazır olduğumuz zaman başlar. Önümüze çıkan tesadüfler sadece hazır olduğumuz zaman fark ettiklerimizdir.

İşte tam da Campbell’in tarifindeki gibi hepimizin içinde olan kahramanımı yola çıkardım o gün. Zaten sonradan anladım ki; son birkaç yılını, farkına bile varmadan, bu yolculuğu hayal ederek geçirmiş, kendi içsel hazırlığını yapmış.

Sadece kalben de hazır olmayı beklemiş ve minik bir kitabın desteğiyle oluyor bütün bunlar sanmış…

Yolculuk üç yılda beni, o bahar sabahı hayal bile edemeyeceğim bir yere getirdi.

Bugün gelişim yolunda ilerlemek isteyen gençlerle ve kadınlarla “yolda” olmanın gururu ile dolu içim.

Kadın liderleri güçlendirmek ve bir sonraki kariyer yolculuklarına hazırlamak üzere çalışan harika bir ekibin parçasıyım, sivil toplum kuruluşlarında gençlere mentorluk, kurumsal hayatta genç profesyonellere ve ekiplere koçluk yapıyorum.

Dünyanın en iyi eğitim şirketleri ve üniversiteleri ile iş birlikteliklerim var.

O bahar sabahı korkmasam, tam da bunları yapmak isterim diye düşünüp, tatlı bir düş görmüş gibi hissetmiştim.

Korkuyordum, hem de çok!

Ama yine de yaptım.

O zaman şimdi vaktidir. İstersen sen de sor kendi kalbine;

“Korkmasaydın ne yapardın?”

Gerisini sen biliyorsun zaten.

Sevgiyle ve cesaretle…

Selma Yalaman Serger

Selma Yalaman Serger

Selma Yalaman Serger

Yazarın Diğer Yazıları