Sevme Sanatı: İki film, Erich Fromm ve Mevlana

,

Haydi ben bensiz geleyim, sen sensiz gel.

Ne varsa şu ırmağın içinde var,

soyunalım iki can, dalalım şu ırmağa, hadi.

Bu kupkuru yerde yakınmadan gayri ne gördük,

bu kupkuru yerde ne gördük zulümden gayri.

Bu ırmakta ne ölmek var bize,

bu ırmakta ne gam var, ne keder var, ne dert.

Bu ırmak alabildiğine yaşamaktan,

bu ırmak iyilikten, cömertlikten ibaret.

Durma, çabuk gel, gelmem deme.

Ne evet demek yaraşır sana, ne hayır, dostum,

senin şânına sadece gelmek yaraşır.

Rumi

Özgürlük ve Sevme Sanatı

Özgürlük ve “sevme sanatı” niçin aynı başlıkta gündeme gelir diye düşünebilirsiniz. Bu, insanlığın zaman zaman içine düştüğü büyük bunalımı “özgürlükten kaçış” ve “olmak yerine sahip olmak odaklı yaşam” olarak kavramsallaştıran, sosyal psikolojinin büyük ismi Erich Fromm’un özgün bakışından ilham alan bir başlık. Erich Fromm’un “özgürlük korkusu/özgürlükten kaçış” kavramı en özet hali ile modern çağ insanının doğadan koptukça özgürleştiği ama aynı zamanda yalnızlaştığı ve özgürlüğün giderek bir yük, çalkantılı zamanlarda ise kaçarak kurtulunması gereken bir sorumluluk haline geldiği; yıkıcılık, otoriterlik ve robot itaati şeklinde kendini gösteren modern çağ arazı.

Bizi burada ilgilendiren ise buna karşı Fromm’un önerdiği çare: “Gerçek özgürlük” ve onun temeli olan “sahip olmak” yerine “olmak” odaklı hayat. Bunun özü ise sevmek; “ben bensiz[1] … sen sensiz” diyen sevgi. Özgürlüğü (ondan korkmadan, kaçmadan) yaşamanın temel şartı, bireylerin kendi ayakları üzerinde duracak bir donanıma kavuşması. İşte tam da bu bağlamda sevgiyi ve sevme sanatını gündeme getirir Fromm. “Sahip olmak” tutkusu yerine “olmak” odaklı hayatı seçen birey, sevme sanatını da “öğrenecek” ve özgür olacaktır.

Sahip olmak mı, (sadece) olmak mı?

Fromm’a göre “sahip olmak” ve “olmak” insan varoluşunun iki temel yönelişi. Mala, mülke, şöhrete, insana, bilgiye “sahip olmak” demek, onları ele geçirmek, kendine mâl etmek, onlara egemen olmak ve dilediğince kullanmak anlamına gelir. “Olmak” ise “sahip olmak”ın karşıtı. Hiçbir şeyi elde etmeye, kendine mal etmeye, ona hükmetmeye çalışmaz. “Olmak” her şeyi kendi bütünlüğü, canlılığı, yaşamı ve gelişimi içinde sevmek demektir. Böyle davranan bir insan dış değerlere ve maddeye bağlanmaksızın kendini geliştirmeye[2],olgunlaşmaya ve sevginin/kalbin sırlarını keşfetmeye çalışır. “Olmak” kelimelerle tanımlanıp, anlatılamaz. O, ancak yaşanılan ve içte hissedilen bir özellik, bir süreç, bir canlılıktır; Rumi’nin tarif ettiği “ırmak”.

Şiir dünyasında sahip olmak veya olmak

Fromm, “Sahip olmak” ve “olmak” arasındaki farklılığın daha iyi anlaşılabilmesi için şiir dünyasından örnekler verir: 19. yy’da yaşamış İngiliz şairi Tennyson ve 17.yy’da yaşamış Japon şairi Basho’nun şiirleri[3].

 

Çatlak duvarlar arasındaki güzel çiçek,

Seni o çatlakların arasından alacağım,

Tüm köklerinle birlikte elimde tutacağım.

Küçük çiçek, eğer anladığım gibiyse her şey,

Köklerin, yaprakların ve çiçeklerinle bir bütün olan sen,

Tanrı’nın ve insanın ne olduğunu

açıklıyorsun bana.

Tennyson

Dikkatlice bakacak olursam,

Çalılıklar arasında görüyorum onları,

Çiçek açan nazuna’ları!

Bosho

Her iki şair de, bir gezintileri sırasında gördükleri bir çiçek üzerine olan duygularını dile getiriyorlar. Ancak, bakış açıları çok farklı: Tennyson, çiçeği görünce ona sahip olmak arzusu ile “Tüm kökleri ile birlikte” çiçeği koparmak isterken, Bosho koparmak bir yana, ona elini bile sürmeyi istemiyor. Çiçeği “görebilmek” için, yalnızca “dikkatlice bakmak” gerektiğini dile getiriyor.

Goethe ise adeta bu iki farklı bakışı gözler önüne serer ve (Bosho kadar olmasa da) “sahip olma” yerine “olmak” odaklı sevgiyi seçer:

 

Ormanda yürüyordum

Öylesine ve kendimce,

Ve hiçbir şey aramamak

İşte buydu niyetim.

 

Sonra, gölgeler arasında

Bir çiçekçik gördüm,

Yıldız gibi parıldayan,

Bir göz gibi gülümseyen,

 

Yerinden koparmak isterken onu,

İncecikten bana:

Solup, ölmemi mi istiyorsun.

Tutup, kopararak beni? Deyiverdi,

 

Onu kökleriyle birlikte,

Hiç incitmeden çıkarıp,

Güzel evin başındaki,

Büyük bahçeye taşıdım.

Büyük, sakin bahçede,

Ektim onu yeniden.

Şimdi o küçük, güzel çiçek

Büyüyor durmadan, çiçek açıp, gülerek.

Goethe

 

“Olmak” odaklı bir bakış açısından hareket eden Fromm’a göre sevmek bir “sanat”: “Sevmek bir sanat mıdır? Öyleyse eğer, bilgi ve çabaya ihtiyacı vardır. Yoksa sevgi, kaderin bir lütfuyla şanslı olanlarımızın “kapıldığı” tatlı bir duygu mudur? Şüphesiz büyük çoğunluk ikinci önermeye inanmaktadır.[4]” Fromm, birinci önermeden yanadır.

Fromm gibi düşünsem de, benim gönlüm “olmak” odaklı hayatı daha derin bir kavrayışla dile getiren Rumi’den yana: “Bu ırmak (sevgi – M.M.) alabildiğine yaşamaktan / bu ırmak iyilikten, cömertlikten ibaret”.

Edebiyatta sahip olmak veya olmak

“Sahip olmak” ve “olmak” farkına sanatın (aslında hayatın) başka alanlarından da çarpıcı örnekler bulmak mümkün. İlk aklıma gelenlerse, çoğu kimsenin kolayca hatırlayacağı ve sinemaya da uyarlanmış olan iki roman: Barbara Mitchell’in “Rüzgar Gibi Geçti” ve Cengiz Aytmatov’un “Selvi Boylum Al Yazmalım”ı. Değerlendirme filmler üzerinden.

Biri Hollywood, diğeri Yeşilçam klasiği: “Rüzgar Gibi Geçti” (Gone With The Wind) ve “Selvi Boylum, Al Yazmalım”. İkisinin ortak konusu, aynı sorunun cevabı: Sevgi nedir?

İlki, izleyicinin hayal gücüne ve anlayışına bırakarak, bu soruyu örtülü biçimde; ikincisi ise hüzünlü, ama anlamlı ve açık bir biçimde cevaplar.

***

“Rüzgar Gibi Geçti” (1939), Barbara Mitchell’in aynı adlı romanından uyarlama bir film ve en özet haliyle, karşılıksız aşkını tutku ve takıntı haline getiren bir kadının, Scarlett O’Hara’nın, önüne çıkan gerçek sevgiyi çok geç fark etmesi, anladığı anda ise kaybetmesinin hikayesi.

Film, Scarlett O’Hara’nın aşık olduğunu düşündüğü Ashley’in evlenmek için kendisini değil, kuzeni Melanie’yi seçmesi ve yaşadığı hayal kırıklığıyla başlar. Giderek takıntıya dönüşen bu karşılıksız aşk, Scarlett için artık mutluluğa giden tüm yolları örten bir sise dönüşmüştür. Oysa, onu bu haliyle, başkasına aşık olduğunu bildiği halde seven başka biri vardır: Günü yaşayan ve aslında evliliği de pek önemsemeyen müzmin bekar, yetenekli kumarbaz ve tüccar Rhett Butler. Rhett, Scarlett’in hayatının her dönüm noktasında aniden ortaya çıkar ve her fırsatta onu ne kadar çok sevdiğini söyler. Scarlett, kaygısız ve vurdumduymaz görünüşlü bu adamdan hoşlansa da gerçekte gözü hala Ashley’den başkasını görmemektedir. Nihayet uzun bir süre ve sorumsuzca sevmeden yaptığı iki evlilikten sonra Scarlett, iç savaşın getirdiği fakirliğin de etkisiyle Rhett Butler’la evlenmeye razı olmuştur. Rhett ise, Scarlett’e duyduğu sevgi ve doğan çocukla birlikte, ailesine düşkün ve sorumluluk sahibi bir eş olmuş ve sabırla eşinin bir gün sevgisine karşılık vereceği zamanı beklemektedir.

Scarlett, Ashley’den vazgeçmemiş ve bu uğurda giderek entrikacı, hırslı ve kalpsiz bir kişiliğe bürünmüşse de artık Rhett’e, kendisinin de henüz fark etmediği bir gözle, gülen gözlerle bakmaktadır. Her güne, sevdiği kadına sevgisini gösterebileceği ve nihayet sevgisine karşılık bulacağı hayaliyle başlayan Rhett ise giderek umudunu kaybetmekte ve artık Scarlett’in kendisine gülen gözlerle baktığını da fark edememektedir.

Ashley’i kendisinden çaldığını düşündüğü ve hep kıskandığı Melanie’nin öldüğü gün Scarlett, Ashley’e olan aşkının bir takıntı, gerçekte sevdiğinin ise Rhett olduğunu anlamıştır; koşarak eve, Rhett’e geldiğinde yüzünde sevinç gözlerinde ise derin bir ışıltı vardır. Hani bazıları gülerken gözlerinin içi güler ya, aslında kalbindeki güzel duygular gözlerine yansımıştır ya, tam da öyle. Ne var ki, umutları tükenmiş olan Rhett, tam da o sırada evi terk etmektedir. Son sahne hüzünlüdür; artık o hep sevilen kadın Scarlett, çiftliğinde geç fark edip kaybettiği gerçek sevgiyi buruk bir kalple bekleyecektir.

Filmi unutulmaz kılan belki de bu hüzünlü ve bir tür bitmemiş hikaye görüntüsü veren finalidir. Cevabını izleyicilerin hayal gücüne bırakan sorular uyandıran bir final: Rhett geri dönecek mi, Scarlett nihayet gerçek sevgiyi bulabilecek mi? En önemlisi, sevgi ve sevgili gerçekte nedir insan için?

Rhett “olmak” odaklı, “olduğu gibi” sevmeye hazır, Scarlett ise “sahip olmak” odaklı bakışın duygularını felç ettiği mutsuz bir modern çağ insanı adeta.

Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Selvi Boylum, Al Yazmalım” (1977) da bir roman uyarlaması; Cengiz Aytmatov’un aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmeni Atıf Yılmaz, başrol oyuncuları ise Türkan Şoray (Asya), Kadir İnanır (İlyas) ve Ahmet Mekin (Cemşit).

Asya’nın ailesi, onu hiç görmediği biriyle evlendirmek üzeredir, oysa Asya ve İlyas ilk görüşte aşık olmuştur ve sonuçta kaçarak imam nikahıyla evlenirler. Bir de çocukları olur.

Aşk, yani deli rüzgar, fırtına, tutku; heyecan, mutluluk ve bir o kadar da ihtiras, sahip olma arzusu. Huzur vermekten çok, Asya’nın deyişiyle, “bir kalp çarpıntısı”, bir yük sanki; yaşanması zor, kırılgan. Kırmaya ve kırılmaya açık. Onlar için de sonuç böyle olacaktır: Kıskançlık krizini depreştiren bir yanlış anlama sonucu İlyas, Asya’yı terk ederek, gönül eğlendirdiği eski sevgilisiyle yaşamaya başlar. Pişman olup, döndüğünde ise artık kalbi kırık ve umudunu yitirmiş Asya evi terk etmiştir. Hedefi belirsiz ve gidecek bir yeri de yoktur. Asya, yolda biraz yaşlıca, eşi ve çocuklarını depremde kaybetmiş, yalnız ve müşfik Cemşit’e rastlar. Kucağında çocuk, gidecek bir yeri olmayan Asya’ya artık Cemşit kol kanat gerip, çocuğa da babalık etmektedir. Asya’yı görür görmez sevmiştir aslında, ama o da bilmektedir kadının sevdiği ve beklediği biri vardır. Bu arada İlyas geri dönmüş ve Asya’yı bulamayınca tekrar eski sevgilisine dönmüştür. Asya da eve döndüğünde bunu öğrenecek ve iki sevgilinin kavuşma yolu kapanacaktır. Cemşit, Asya’yı bırakmaz ve ümitle Asya’nın kendisini seveceği günü bekler. Asya’nın kalbi zamanla kendisini seven, fedakar ve gerçek bir baba gibi çocuğuna bakan Cemşit’e ısınmıştır; kalp yarası küllenmiş ve karşılık beklemeden, derin bir sevgiyle kendisini seven Cemşit’in değerini anlamaya başlamıştır. Sonunda evlenirler.

“Mutluluk neydi, sevgi neydi?” diye sorar Asya, İlyas’ı ve Cemşit’i düşünerek: “Mutluluk neydi bilmezdim. O (İlyas) vardı bir zamanlar. Sevgi O muydu? Sevgi neydi? Coşkun akan dere, sonbahar rüzgarıyla ürperen yapraklar, cama vurup dağılan yağmur damlaları, bir yürek çarpıntısı. Sonunda coşkun dere durulur, yapraklar kurur dökülür, yağmur diner, güneş çıkardı. Sevgi neydi? Sevgi, sahip çıkan, dost, sıcak insan eli (Cemşit); insan emeğiydi. Sevgi iyilikti, sevgi emekti.” Cemşit, her haliyle Asya’ya “hadi ben bensiz geleyim …” der gibi müşfik. Sahip olmak değil, sadece sevmeye odaklı; güven ve huzur veren sevgi.

Ne var ki, bir tesadüf, beklenmedik bir anda İlyas’ı Asya’nın karşısına çıkarır. Bir yanda sevdiği eşi, bir yanda eski sevgili/eş. Asya, final sahnesinde bir kez daha aynı yakıcı soruyla yüz yüzedir: Sevgi nedir? Aşk nedir?

Asya, pişman eski aşkına, bir de kendisini derinden seven adama bakar ve kararını verir: “Sevgi iyiliktir, dostluktur, emektir !”

Scarlett’in aksine Asya hep “olmak” odaklı; ilk görüşte aşık olduğunda (İlyas) “coşkun akan”, ama gerçek sevgiyle (Cemşit) “durulan bir dere”. Scarlett ihtiras, “yakınma” ve “kupkuru toprak”; Asya “iyilikten, cömertlikten ibaret” bir ırmağın tutkunu. İlyas, ihtiras, “sahip olma” tutkusu; Cemşit, “olmak” odaklı bir hayatın ve sevginin yoğurduğu olgunluk.

 O halde sevgili kimdir, sevgi nedir?

Sevgili, yanındayken kalbinde ihtiras değil, huzur bulduğun kişidir.

Sevgili, beklentilerinin muhatabı değil, gözlerinde kalbinin güzelliğini görebildiğindir.

Sevgili, koparıp sahip olduğun değil, yaşatmaya çalıştığın güldür; “bensiz” gittiğindir.

Sevgili, yalnız istediğin gibi olduğunda değil, nazıyla da sevdiğindir.

Annenin çocuğunu sevmesi gibi, olduğu gibi sevdiğindir.

Sevgi, sevgili için her emeği göze almak; gülü dikeniyle sevmektir.

Vuslat aşkın katili derler. Hayır, o “sahip olmak odaklı” yaşayanlar için geçerli;

(Gerçek) sevgi vuslatın öldüremediği, bilakis besleyip büyüttüğüdür.

Sevgi, “sahip olmayı değil, olmayı” seçen ve sevme sanatına erişen özgür ruhların işidir.

Sevgi; “iyilik, dostluk, emektir”

 

Mehmet MURAT

 


[1] Tasavvufun ve mistik düşünce akımlarının merkezi kavramlarından biri olan “Bensiz olma”, kısaca, gurur, bencillik, vesveseyi, yani kalbe dolan sis, pas ve gürültüleri atarak hayatı yaşamak anlamına gelmektedir. Ancak burada küçük bir notu gerekli görmekteyiz: Mevlana Celaleddin (tüm dünyada bilinen ismiyle Rumi) bağlamında burada değindiğimiz tasavvuf, bir felsefe ve hayat üslubu olarak ele alınmaktadır. Tasavvuf ve diğer tüm mistik akımların teolojiye ilişkin tüm yaklaşımları ise (dinlerin, ancak ana kaynakları esas alınarak doğru anlaşılacağı düşüncesi nedeniyle) bu yazının ve yazarın ilgi alanı dışında kalmaktadır.

[2] Erich Fromm, Sahip Olmak Ya Da Olmak, Arıtan Yayınları, 1976

[3] Erich Fromm, a.g.e., s.36-39

[4] Erich Fromm, Sevme Sanatı, 1956. Çeviren, Yurdanur Salman, Payel Yayınları, 1995