Para Biraz Duygusal Bir Konu…

,

“Çoğu insan gördüğüm zaman inanırım der. Oysa inandığımız zaman görmeye başlarız…”

James J Mapes

Bir bankadan kredi istediğinizde, o paraya ihtiyacınız olmadığını kanıtladığınızda kredi alabilirsiniz. Bazı imkanlar; tatiller, hediye kuponları, uçuş milleri; belli miktarda alışveriş sonunda size hediye edilir. Yani tatile gidecek kadar paranız zaten varsa tatil size hediye edilir. Tıpkı, kendi başınıza mutluysanız bir ilişki için daha çekici biri olmanız gibi… Bir ilişkiye ihtiyacı olan muhtaç biriyken değil, kendine yeten ve zaten mutlu biriyseniz daha çekici olursunuz. Tatil, para, aşk farketmiyor. İstediğiniz şey, ona ihtiyacınız yokken size geliyor. Diyelim elinizde boş pet şişe var ve yol kenarında çöp arayarak geziniyorsunuz; bir ağacın altına birileri çöp atmışsa siz de nasıl olsa burası çöp deyip elinizdekini atabilirsiniz. Diğer ağaçların altı boş kalmış, ben de şurada yeni bir çöp başlatayım demezsiniz; yani genellikle 🙂 Çöp, çöpü çeker. Eğer kardiyovasküler bir hastalık öykünüz varsa başka bir kronik hastalığa yakalanma riskiniz daha fazladır. Hastalık da hastalığı çeker. Para, parayı zaten çeker, onu bilmeyen yok.

Nerdeyse bir fizik kanunu kadar geçerli; benzer benzeri çeker. Şeyler, ona ihtiyacınız yokken gelir. İstisnalar kaideyi bozmaz.

Tüm bunların gerçekleşmesi içinse sizin belli bir “eşik” değerde olmanız gerekir. O eşik değere kadar getirirseniz, benzerinizi çekebilirsiniz.

Eşik değer kadar paranız varsa işiniz kendini yuvarlar ve para kazanır.

Eşik değer kadar öz değeriniz varsa ilişkinizde kabul görürsünüz, yoksa ya ilişkiniz olmaz ya da fedakarlık yapan tarafta olursunuz.

Eşik değer kadar zamanınız varsa, daha çok etkin zaman yaratabilirsiniz. Kısa bir tatile gidersiniz ve dinlenmiş olarak daha verimli çalıştığınız için daha iyi bir iş ortaya çıkar. Daha iyi bir iş sonucu maddi manevi kazancınız artar.

Eşik değer kadar özgüveniniz varsa, bir iş başlatır, iletişim ağları kurar; sosyal olarak kabul görür, başarılı olursunuz. Bu örnekleri çoğaltabiliriz, olay basit; eşiğe gelince yürümek daha kolay..

Eşiğe gelmek için şartlar eşit değil. Zenginlerin çocukları daha iyi ortamlarda büyürken iş ve meslek seçimlerini rahatça yapabiliyor, özel üniversitelerden diploma alabiliyorlar. Yoksulların çocukları iyi eğitimi, iyi diplomayı, iyi koşullarda yaşamı eğer gerçekten içlerinde varsa; kararlılarsa, söke söke alıyor.

Peki dostum, eşiğe nasıl geleceğiz, geldiğimizi nerden anlayacağız? Hayattan istediklerinizi almak için, hayat size vermeden önce, sizin kendinize vermeniz gerekiyor; o değeri, o saygıyı, o güveni ve o sevgiyi. Hem de beklediğiniz koşullar oluşmadan.

Koşullar ne olursa olsun. kendi tercihlerimizin, kendi değerimizin sorumlusu biziz. Bilincimizin büyüklüğü kadar gerçekliğimiz oluyor; bilinci büyütmek, genişletmek de bizim sorumluluğumuz. Okuyarak, öğrenerek, yaşayarak, sonuç çıkararak, anlayarak ve kendimizle yüzleşerek. Bilincimizi büyütmek, kendimizi büyütmek ve hayatımızı anlamak demek. Belki sandığımızdan farklı bir sebep sonuç ilişkisi vardır hayatın. Belki oradaki matematiğe kendimizi anlayarak ulaşabiliriz. Kendimizi büyütmek, içimizdeki çocuğa kendimizin anne baba olması demek. Neyi neden yapıyoruz? Nasıl sahip oluyoruz? Çoğumuz kendiyle iletişim kurmadan, kendini bilmeden, içinde ona muhalif olan ya da destek olan sesi hiç duymadan yaşayıp gidiyor. Nasıl duyalım? Tüm dünya bir olmuş, biz içimizi duymayalım diye uğraşıyor. Alışveriş, sosyal medya, diziler, filmler, yeme-içme, gırgır-şamata, okuma, izleme, eğlenme…

Eşiğe geldiğimizi anlamak için o sıradaki gerçekliğimize bakabiliriz. Neyi yaşamaya ve sahip olmaya izin vermişiz?

Eşiğe gelmek için, KENDİMİZLE kaliteli bir ilişkimizin olması gerekiyor.

Kendimizi koruyabiliyor muyuz? Hem sevgi alacak kadar yakın olup, hem kendimizi koruyacak kadar sınır çizebiliyor muyuz? Koruyamadığımız zamanlar için kendimizden özür diledik mi? Ne istediğimizi biliyor muyuz? Nasıl daha başarılı olduğumuzu keşfettik mi? Hatalarımız için kendimizi affettik mi? İyiliğe ve bolluğa layık olduğumuzu kendimize hissettirdik mi? Kendimizi koşulsuz sevdik mi? Biz kendimizi koşulsuz sevmiyorsak, başkası nasıl sevsin? Biz kendimizi sevmeyi bilmiyorsak, öğrenmiyorsak, başkaları neden sevsin? Dört yaşında bir çocuk düşünün, hata yaptığında ona tane tane anlatıp sarıldığınızda mı sizi duyup anlayabilir, azarlayıp bağırdığınızda mı? İşte kendimizle ilişkimiz de böyle, meraklı ve sakin bir tavırla, bakalım şimdi neler oluyor diyerek, anlayışlı, öğrenmeye ve anlamaya odaklı olduğumuzda; bilincimizi ve buna bağlı olarak da hayattan alabileceklerimizi büyütebiliyoruz.

Sürekliliği olan, içi dolu bir bolluk bilinci için; kendimizi anlamayı seçebiliriz. Seçebiliriz diyorum, çünkü bu belli bir azınlığın şansı değil, bir seçim. Kendimizi anlamak, hayatımızı anlamak neyi mi sağlıyor? Bolluğa giden yolda neden engellerimiz olduğunu. O engelleri hangi güçlerimizi kullanarak aşabileceğimizi. Ve o engelleri de aşabileceğimizi kendimize göstermek istiyoruz, işin özü bu, böyle böyle kim olduğumuzu keşfediyoruz, kim olduğumuzu bula bula önümüz açılıyor. Kim olduğunu bilince insan, bir netlik olur, sesi daha gür çıkar mesela, daha dik yürür, istedikleri de net olur, istemedikleri de. Netlik; görüş alanımızın berrak olması demek. Öyle bir temizlik ki, ortamda “hakkım var” duygusu yeşerebiliyor, büyüyebiliyor. “hakkım var” büyüyünce, hayatımız büyüyor, bereketimiz büyüyor, biz büyüyoruz.

Bizi eşik değere getirecek olan “hakkım var” duygusu, biz kendimizi anlayıp büyütünce bilincimizde olabiliyor. Bilincimizde olunca inanıyoruz, inanınca da sahip oluyoruz; sevgiye de, bolluğa da, değere de…

Sinem GÜNGÖR
Eczacı

Sinem Güngör

Sinem Güngör

Yazarın Diğer Yazıları