Söyleyecek Bir Sözüm Var

,

belmakaracamSelamlar,

Geçen ay burada, bir yazım paylaşıldı ve ben çok heyecanlandım! Aslında bu ilk çalışmam değil ama ilk yayınlanan… Bugüne kadar yazdıklarımı çok yakınlarım dışında paylaşmamıştım. Nasıl tepki alacağım hakkında bir fikrim de yoktu açıkçası! Yine de cesaret edip, Guguk kuşu filminde Jack Nicholson’ın kullandığı bir sözdeki gibi; ‘’hiç olmazsa denedim!’’

Paylaşmasaydım, bende kalmaya devam edecekti. Yorumları da görünce, birden yazma, bir sonraki sayıya da bir şeyler gönderme hevesi geldi.

Bir şeyleri düşünüyor, biliyor, yapıyor olmanın ötesinde, paylaşmanın, açığa çıkarmanın tadı da bir başkaymış! Aslında, bir şekilde paylaşınca artık sadece sana ait olmuyorlar.

Paylaştıkça zenginleşme yolunda bir adım daha atmış oluyorsun.

Anlaşılan söyleyecek sözlerim varmışJ

Fark ettim ki, söylenecek sözlerin ille de bir yazıya dökülmesi gerekmiyormuş. Dikkatlice bakarsak eğer çevremizdeki insanlar birçok yolla, ne çok şey anlatıyorlar…

Örneğin;

Sözlerinin çoğunu söylemiş, artık dinliyorum ve anlıyorum diyebilen, yaşlı bir teyzenin, yakın gözlüklerinin ardından, sabırlı, hoşgörülü, bilge bakışında, dudak kıvrımındaki yumuşacık gülümsemesinde…

İçi içine sığmayan bir delikanlının, bir konuyu tartışırken, karşısındakinin sözünün bitmesine bile sabrı olmadan, başka bir şey söylemesine fırsat vermemek için, daha son kelimesi havada asılıyken, kendi içinden taşıveren sözlerinde…

Yorgun bir inşaat işçisinin, güneşin oldukça uğraşıp da giremediği göz kenarındaki kırışıklarında…

İnşası devam eden bu binadaki örnek daireyi görmeye gelen bayanın, arkadaşına, kullandığı kırışık karşıtı kremi överken kullandığı mimiklerinde…

Metroda giderken, ninesinin kucağındaki küçücük bir kızın, karşı koltukta oturan biri için; “O teyze niye uyuyor?”  diye sorup, “Yorgun da ondan” yanıtını aldıktan sonra, duraklar boyunca kadını izlemeye devam edip, tam inecekken yere zıplayıp, “Ben o teyzeye sarılmak istiyorum” diyen, sevgi dolu küçücük kolları ve kocaman yüreğinde…

Bir büfenin önünde, soluklanıp, kenarından tutunup, “Bana bir su verir misin evladım?” diyen amcanın babacan sesinde, titreyen, derisi kurumuş, kocaman, benli ellerinde…

Bisikletinin tekeri patladığı için ağlayan çocuğun, yüzündeki kiri yol yol açmış gözyaşının izinde…

Kapı yüksekliğine bile boyunun yetişemediği, kırmızı ışıkta duran arabalara mendil satmaya çalışan küçük kızın, beton kaldırımda yorgunluktan uyuyakaldığındaki düşlerinde…

Üniversiteli genç bir kızın, ilk aşkından aldığı, ilk kırmızı gülünü kurutmak için sakladığı kitabında oluşan, üstü hafif dalgalı bombesinde…

Halk ekmek kuyruğunda bekleyen emekli amcanın soğuktan sulanmış gözleri ve titreyen dizlerinde…

Heyecanlı bir basketbol maçının son saniyesinde, tüm takımın gözü üstündeyken, galibi belirleyecek olan son atışı yapan sporcunun tuttuğu nefesinde…

İlk denemesi yayınlandıktan sonra içi içine sığmayan, içinden geldiği gibi paylaşmak isteyen, doğru yazdım mı, gerçekten anlatabildim mi, betimlemelerim insanların zihninde canlanabildi mi, kelimeleri doğru seçtim mi diye, kafasında onlarca soruyla hem ürkek hem de heyecanla yeniden yazan birinin cümlelerinde…

Demem o ki, bir önceki yazımda da bahsetmeye çalıştığım gibi, ille de ve inatla farkındalığı fark etmiş, yaşam biçimi haline getirmiş ve tüm duyularınla anlamaya çalışmışsan eğer,

Sadece benim değil!

Herkesin bir sözü ve herkesin ayrı bir anlatma yöntemi var, anlamak isterseniz!

Sevgiyle kalın…

 

Belma KAFADAR KARAÇAM
Profesyonel Yaşam ve Öğrenci Koçu