Yok Olmak…

,

“Bu ay da yine kısacık bir öykü paylaşayım dedim… Sevgiyle kalın”

Bir anda kendini nereden ve nasıl geldiğini anlamadığı bir yerde buldu! Sihirbazın bir hamlede oluşturduğu toz bulutunun içinden çıkmış gibi… Büyük bir caddenin kaldırımında ve neredeyse katılaşmış bir uğultunun içindeydi. Bir şeyler yapma ihtiyacıyla, etrafına bakınarak yürümeye başladı…

Kalabalığın içinde ilerlerken kimsenin ona bakmadığını fark etti. Yanından geçiyor, nefesi kadar yakınlaşıp uzaklaşıyor ama onu fark etmiyorlardı. Panikle başını sağa sola çevirerek tek tek yüzlere bakmaya çalıştı, hepsi bambaşka birer dünyadaydı… Kısa bir süreliğine merak ve ısrarla bakan küçük bir çocuğun gözleriyle kesişti gözleri… Tam konuşmayı düşünürken annesinin çekiştiren elinde hızla uzaklaştı çocuk ve artık boynunun açısı yetmeyince de önüne döndü. Etrafındakilere seslenmeye çalıştı, dudakları bir balık ağzı gibi açılıp kapanıyordu. İnanamadı

“-Heeey buradayım bana bakııın” diye bağırdı ama kendi dahil hiç kimse duymadı!

Telaşla yürürken, caddede sıralanmış büyük camlı vitrinlere gözü ilişti ve kendini göremedi. Emin olmak için bir ayna aradı baktı yine göremedi kendini, yoktu yoktuuuu… Ellerini vücudunu kontrol etti, kendini görebiliyor hissediyordu ama aynada hiçbir yansıması görünmüyordu. Ağlamaya başladı, gözyaşları da akmıyordu. Kurumuş çeşme ya da boşalmış bir havuz gibi hissetti. İnsanlara çarpmadan koşmaya uğraşırken, bedenlerinden geçebildiğini fark etti. Çok şaşırdı ve kendini inandırmak için birkaç kez denedi. Evet, gerçekten nesneleri sorunsuz geçebiliyordu. Önce oldukça keyiflendi bu duruma ve aklına küçükken izlediği çizgi kahraman ‘’sevimli hayalet CASPER’’ geldi. Onun gibi uçabiliyor muydu acaba? Sonra anlamsızlaşmaya başladı her şey ve yine ağladı gözyaşı akıtmadan… Kendini görmekte zorluk çekmeye başladı. Günün ilk ışıklarıyla eriyen kardan adam gibi yavaşça eriyor muydu? Elleri üşüdü çok üşüdü… Küçükken kardan adam yaptıktan sonra ıslanan eldivenlerini çıkarıp küçücük ellerini avuçlarına alıp, hem ovuşturup hem de sıcak nefesi ile ısıtmaya çalışan annesini hatırladı. Annesinin nefesini düşündü. O nefeste kendini her şeyden koruyan kocaman pembe buluttan bir kalkanın içinde hissederdi… İçi üşüdü. Ölümün ardından hafızadan önce hangisi silinirdi? Görüntü, ses, sıcaklık, koku? Bilemedi… Çok özledi çoook! Benim sıcaklığımı kim özleyecek diye düşündü. Böyle aniden yok olmak ve eriyip gitmek inanılamayacak kadar korkunç geldi. Bedenini hissetmeye çalışırken, küçükken dilini kendi dirseğine dokundurma çabaları düştü aklına, güldü… Ortaokuldaki o çocuğun esnekliğine hep özenmişti. Yıllar sonra esnek olmanın yaşlılığı geciktirdiğini öğrendiğinde de o çocuk gelmişti aklına, yüzü belleğindeydi ama adını hatırlayamadı… Durumunu keskin bir acıyla hatırladığındaysa, saatlerdir caddeler boyunca amaçsız yürüyordu. Kafasını kaldırdığında fark etmeden eski okuluna geldiğini anladı. Tüm pencereler kapılar kapalıydı. Olsun bu onun için engel değildi. Binanın içine girebilir miyim diye baktı ve içeri sızıverdi. Acaba sakladığı uğur taşı aynı delikte miydi? Uğraştı ama yerini bulamadı, doğrusu hatırlayamadı. Sınıfları dolaşırken, ortaokulda hoşlandığı çocuk aniden karşısına çıktığında saçlarının örgüsünü beğenmediği için kaçıp saklanmak hatta görünmez olmak istediği o günü hatırladı. Dilekler hep böyle gecikmeli mi ulaşıyordu? Çaresizliğini tekrar hatırlayıp oturdu ve akmayan gözyaşlarıyla ağlamaya başladı, sessiz çığlıklarıyla nefessiz kalana kadar ağladı ağladı…

Birden derinden gelen güzel yumuşak bir ses ‘’Canım canııım uyandın mı?’’ diye seslendi. Gözünü açtı etrafına bakındı, evinde yatağındaydı. Yeniden doğmuş gibi ilk nefesini alırcasına deriiin bir oh çekti. Huzurlu bir gülümsemeyle, rahatça gerindi. Tam yan dönüp günaydın diye yanıt verecekken ses devam etti

“-Çok ilginç, bu kadar erken kalkıp sabah sabah nereye gitti acaba?”

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç